11 Mart 2014 Salı

Berkin' e..

Eskiler derler ki; “ Çocuğu olmayanın yüreğinde kalıp kalıp yağ olurmuş !..”

Eski zamanlarda öyleymiş demek ki !.. Şimdiki zamanda ise, çocuğu olmayan kimileri, başkasının çocuğunun başına gelenler yüzünden kahroluyor, bir değil 4 çocuğu olan bazıları ise hiçbir şey olmamış gibi memlekette arz-ı endam ediyor.. Bırakın yüreğini, beyninde de kalıp kalıp yağ oluyor..

Derler ki; Allah, bir insandan ümidini kestiği vakit önce ondan acıma ve merhamet hissini alırmış.. Sonra, vicdan ve adalet duygusunu, hak - hukuk kaygusunu.. En sonunda da kendi korkusunu alırmış, ki bunların hiçbiri olmayanda Allah korkusu da kalmazmış zaten..

Bakıyorum, izliyorum ve cesaretini gerçekten takdirle seyrediyorum.. Aklıma bir hikaye geliyor..

“Vaktiyle ülkenin birinde zalim, despot, vicdansız, merhametsiz bir hükümdar yaşarmış. Astığı astık, kestiği kestik, zulm ile abad olunca sonunun berbad olacağını düşünmeyen birisiymiş. Bu ülkenin çok ünlü bir de şairi varmış.. Ülkedeki bütün şairler hükümdar hakkında methiye yazıp küpünü doldurduğu halde bu şair hiçbir methiye yazmayıp hükümdardan da hep uzak durmuş. Bu durum hükümdarın hiç hoşuna gitmiyormuş.

Bir gün şairi huzuruna çağırmış. Demiş ki: “Ülkedeki tüm şairler bana methiye yazdığı halde, sen beni neden övmüyor, eleştiriyorsun.. Sana 3 gün mühlet, bana öyle bir methiye yaz ki; daha önce yazılanlara benzemesin. Hoşuma giderse sana 3 kese altın vereceğim yok yazmazsan senin boynunu vurduracağım..”

Şair düşünmüş yazsa kişiliğinden, bugüne kadar yazdıklarından, anlattıklarından ödün verecek yazmasa kelle gidecek.. Düşünmüş, düşünmüş, üçüncü günün gecesi şiiri yazıp bitirmiş. Ertesi gün sabah hükümdar derhal gelmesini emretmiş.. Huzura çıkmış.

Hükümdar: “Yazdın mı?” demiş “Yazdım!” demiş şair “ama karşılığında hiçbir şey istemiyorum. Sizi övmüş olmak bana yeter !.”

Bu durum hükümdarın daha da hoşuna gitmiş.. “Oku bakalım!” demiş.. Şair okumuş:

“Hükümdarım, siz öyle ulu, öyle büyük, öyle kahraman, öyle cesursunuz ki; adeta Şanı Yüce Peygamber’ in damadı Hz. Ali gibisiniz! Hatta siz Hz. Ali’ den de daha cesursunuz! Zira; Hz. Ali, Allah’ tan korkardı, siz Allah’ tan da korkmuyorsunuz!.”   

Etrafıma bakıyorum, evet aynen bu hikayedeki gibi gerçekten çok cesur insanlar var etrafımızda.. Hz. Ali’ den daha cesur, Hz. Ömer’ den daha adil insanlar.. Hz. Ebubekir ve Hz. Osman’ a benzemiyorlar yalnız, çünkü biri sadık ve cömertti, diğeri de ar ve haya sahibi idi.. O kadar cesurlar, o kadar cesurlar ki; bu yüzden korkuyorum ben bu insanlardan.. Zira ne demişler? “ Kork, Allah’ tan korkmayandan !..”

Tüm bu olanlara rağmen hala aynı yalanları söyleyebildiklerine ve yüzleri bir damla olsun kızarmadığına göre belli ki; kendi söylediklerine de inanıyorlar.. Hastalıkmış bu ve Mitomani diyor psikologlar bu hastalığa.. Mitomanik hastalar, suçunun üstünü örtmeye çalıştıkça yalan söyler ve bir süre sonra ürettikleri yalanlara kendileri de inanmaya başlarmış.. Zamanla vicdanlarından uzaklaşan mitomanlar, gerçek bir varlık elde edebilmek için sürekli yalan söylemeye devam ederlermiş...

Vaktiyle Hakim Savcı Adayları Eğitim Merkezi’ nde ( şimdiki adıyla Adalet Akademisi) bir hocamız Gıda Maddeleri Tüzüğüne Muhalefet suçlarını anlatırken, taklit ve tağşiş edilmiş sucuktan bahsederken renginin içini belli ettiğini söylemiş ve Mark Twain’ in bir sözünden bahsetmişti: “Yüzü kızaran insanlardan korkmayınız, zira kanlarının asaleti yüzlerine vurmuştur.” demiş Mark Twain.. Mefhum u muhalifinden çıkan sonuca göre yüzü kızarmayanda asalet aranmaz..

Niye bunları yazdık.. İstanbul Okmeydanı'nda Gezi Parkı eylemleri sırasında ekmek almak için evden çıktığı sırada başından polisin attığı gaz fişeği ile vurulan komada 269 gün geçiren ve 15. yaşına giren Berkin Elvan sabah saat 07.00'da yaşama veda etti. 14 yaşında girdiği hastanede, 15. yaşını doldurdu ve 16 kg. olarak hayata veda etti Berkin.. Geçen arkadaşlar, Facebook’ ta genel tablosundan bahsetmişler ve ben de “ Allah’ tan umut kesilmez ama bu genel tabloya bakılırsa…” demiş ve sonucunu bağlamamıştım.. Bugün sonucu bağlanmış..

Daha önce bir yazımda bahsetmiştim.. Atalarımız “ Hayy’ dan gelen, Hu’ ya gider” derlermiş, “Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz” mânâsıyla, dünyanın fânîliği sadedinde bazan bir teslimiyet ve sabır halini, bazan bir ikazı, bazan da bir dileği ifade için. Eskiden birisinin vefat haberi alındığında “ İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn ” denirdi. Bu ibâre Bakara Sûresi’nin 156. âyetinin son kısmıdır ve âyetin tamamında meâlen; “(Sabredenlerin) başlarına bir musibet geldiği zaman ‘Biz Allâh’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz’ derler.” buyurulmaktadır.

Yani; “Hayy’den gelen Hû’ya gider” sözü, Bakara Sûresi’ndeki âyetin farklı kelimelerle tekrarıdır; evvelemirde sabra ve tevekküle davet ederek teselli maksadıyla söylenebilir. “ Ateş düştüğü yeri yakar” mış, ne diyebilirsiniz acılı ailesine, ne söyleyebilirsiniz seçim mitinglerinizde, ne vaat edebilirsiniz? Ne dindirir bu annenin acısını? Hangi söz geriye getirir Berkin’ i? Çocuk büyütmek, yetiştirmek ne kadar meşakkatlidir bilirsiniz. Üstelik de bir gülüşü, bir bakışı, bir öpücüğü için katlanırsınız tüm bunlara.. Sonra bir gün böyle bir gün gelir, bir el uzanır, koparır çiçeğinizi henüz tomurcukken.. Acı !.. Sadece acı !..

Bu ölüm, bir ölümdür.. Katlen olmuşsa şayet, bir maktulü olduğu gibi, katili de olacaktır, belki azmettiricisi de.. Ben, belki farklı düşünüyorum ama katilin de azmettirenin de Allah’ a inanan kişiler olmasını istiyorum.. Çünkü bu durumda hem bu dünyada hem de inandıkları öbür dünyada daha fazla azap göreceklerini umut ediyorum..

Arkasından çok gözyaşı dökülecek, unutulmayacak, onun ölümünü istismar etmeye çalışanlar da olacak ama ilk kez birinin ölümü hakkında bu sözleri sarf ediyorum, varsın istismar etsinler.. İstismar etsinler ki; Berkin adı unutulmasın, unutturulmasın..

Berkin hepimizin çocuğuydu ve hepimizin çocukları adına öldü.. Dilerim mekanı nur olsun.. Nur içinde, huzur içinde uyusun.. Ailesine de sabır ve başsağlığı diliyorum..



8 Mart 2014 Cumartesi

"Kadınlar Gününüz Kutlu Olmasın !!…”

Bugün 8 Mart Kadınlar Günü..

Bugün, 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde, daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlayan 40.000 dokuma işçisine polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçinin can verdiği gün…

Kadınlar bugün için Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg’ a minnet duymalılar aslında ama Dünya Kadınlar Günü’ nü kutlayan kadınların kaç tanesinin bu isimleri bildiğini doğrusu merak ediyorum.. Bu isimler olmasaydı böyle bir gün de olmayacaktı diyoruz, çünkü; 26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka' nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirmiş ve öneri oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Tarihin 8 Mart olarak saptanışı ise 1921'de Moskova' da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda  (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşmiş, adı da "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak belirlenmiştir. Diğer bir deyişle bugün aslında Sosyalist – Emekçi sınıfının günüdür..

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anılmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme gelmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etmiştir. Ancak Birleşmiş Milletler' in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır.

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlanmış, 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın ve yığınsal olarak kutlanmış, kapalı mekânlardan sokaklara taşınmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmamış, 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya devam edilmiştir.

İşin kaynak ve tarihçe kısmı bu.. Başta da belirttiğimiz gibi bugün, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına, bir anma günü olarak ilan edilmekle birlikte işin içine ABD ve BM’ in girmesiyle konu, - ABD’ yi olası biçimde tehdit edebilecek her türlü antikapitalist veya sosyalist/komünist/emekçi konu gibi – sulandırılmış, kadın işçiler unutturulmuş, işin emekçi – sosyalist tarafı gizlenmeye çalışılarak, konu sıradan bir kadınlar günü kutlamasına dönüştürülmüştür. Clara Zetkin adı hatırlanmadığına göre de ABD de, BM de bu amacına ulaşmış görünüyor…

Yani; bugün aslında bir kutlama günü değil, bir anma günü.. Yalnız kuru kuru bir anma günü değil. Anarken, bir yandan da düşünme, muhakeme etme ve kadının statüsünün güçlenmesi için neler yapılabileceği yolunda çözüm yolları bulma günü.. Tartışma demiyorum, çözüm üretme günü diyorum.. Kadınlar arasında da çalışan – çalışmayan kadın ayrımı yapmıyorum.. Emekçi diyorum, çünkü her kadın zaten bir emekçidir. Hatta "emek" kavramının anlamını en güzel kadında bulduğunu düşünüyorum...  

Emek, fedakarlık, cefakarlık deyince de Türk Kadını’ nı bu konuda tek geçiyorum.. Tek geçiyorum çünkü bu ülkenin kadınlarının yazgısının yüzyıllardır değişmediğini görüyorum.. Bakın sosyal medyaya, görsel medyaya, yazılanlara, çizilenlere, 21. Asra geldik hala aynı dertleri, aynı meseleleri konuşuyoruz.. Kadına yönelik her türlü şiddet, kadın emeğinin sömürüsü, yok sayılması, sadece oy zamanı kelleden sayılması, doğrudan veya dolaylı seks aracı olarak kullanılması, metalaştırılması, taciz edilmesi vs vs aklınıza gelen gelmeyen her türlü ayrımcılık.. "Karnından sıpası, sırtından sopası eksik edilmeyesi" kadınlarımızı konuşuyoruz..
  
Sabahtan beri yazılanlara bakıyorum ama bugünü en güzel anlatan şiirlerden biri olduğu halde şu şiirden eser göremiyorum… Ne demiş N. Hikmet, kadınımızı ve kadınımızın yüzyıllardır değişmeyen yazgısını anlatırken:

"Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız…"

Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, neler düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. Bu yazıda aslında yeni ve özgün hiçbir şey yok değil mi? Herkesin bildiği şeyler tekrar yazılmış. Aynı hikayeler, aynı cümleler ve hatta çoğumuzun bildiği bir şiir.. Alın bu yazıyı saklayın gelecek yıl okuyun, yine bir şey değişmeyecek değil mi?

Şimdi durup üzerinde düşünmemiz ve utanmamız gereken de bu zaten.. Bu yazıda anlatılanların değişmemesi, herkesin bunu bilmesine rağmen hala aynı şeylerin tekrarlanması.. Peki o halde neyi kutluyoruz biz.. Kutlama dediğimiz şeyin kelime anlamına bakıldığında, ortada kadına dair sevinilecek ne var da kutlanıyor onu anlamakta zorlanıyorum..

Yani; 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ nün, bu manada, ne geçmişteki olayların kuru kuruya hatırlanacağı ne de geleceğe yönelik safça beklentiler, umutlar bağlanacağı bir kutlama günü olarak değil, tam tersine, bir nefret ya da tepki günü olarak görülmesi gerektiğini, bugünün ancak o zaman anlamını bulacağını ve işte o zaman, gelecek bu yazının aynen geçerli olmayacağını  düşünüyorum..

Her ne kadar Hermes/Hz. İdris’ in dediği gibi “ Yeryüzünde hiçbir söz yoktur ki; daha önce söylenmemiş olsun!” Ama bu sözlerin daha önce söylenmiş olması bizi susturamaz.. Sizi de susturmasın, yıldırmasın, kanıksatmasın; hep birlikte daha yüksek sesle söyleyelim, bağıralım ki; uyanalım !...

Bu sebeplerle diyorum ki;

“Kadınlar Gününüz Kutlu Olmasın !!…”





7 Mart 2014 Cuma

Hakikat Severlik


“Hakikat severlik” kavramını anlatmadan önce “Hakikat” kavramının ne olduğunu açıklamak gerekir diye düşünüyorum..

Bir kısım insanların asırlardır peşinde koştuğu; çeşitli yol ve yöntemlerle kavramaya ve ulaşmaya çalıştığı “ Hakikat” nedir?

Latince "hakikat, doğruluk " anlamına gelen Veritas, Roma mitolojisi' nde hakikatın tecessümü (vücut bulmuş hali) ve tanrıçası idi. Tanrıça Veritas, Tanrı Satürn ve Erdem Tanrıçası Virtue’ nin kızı olarak bilinirdi. Ayrıca, Veritas, Antik Roma'da – annesinden olsa gerek - doğruluk erdemine de verilen isimdi ve çok önemliydi.

Günümüzde, "Hakikat" kelimesinde çok büyük bir kavram kargaşası yaşanmaktadır. Bunun nedeni de İngilizcede “Reality” ve “Verity”, Fransızcada “Realite”, ve “Verite” kelimelerinin her ikisinin de sadece Türkçe olarak “Gerçek”, Osmanlıca olarak da “Hakikat” kelimeleriyle karşılanmasıdır. 

Nitekim sözlüklere bakıldığında, “Gerçek” ve “Hakikat” kelimeleri karşılıklı olarak birbirlerine gönderme yapar ve yanlarında yeni dil, eski dil ibareleri yer alır. Aslında bu iki yabancı kelime kesinlikle aynı değildir. Bu nedenle özellikle Türkçe kullanılarak gerçekleştirilen felsefi yazı ve konuşmalarda farklı şekilde kullanabilmekte bu da zaman zaman akılları karıştırmaktadır.

En basit anlatımıyla, “Gerçek” çoktur ve tüm bu gerçekler aynı “Hakikatin” değişik görüntüleridir. Evrende ne kadar canlı hatta cansız varlık varsa o kadar da gerçek vardır denilebilir. Herkesin gerçeği kendinedir ve herkes kendi gerçekliğinde yaşar. Ancak “Hakikat” tektir yani “unique”’tir.

Hakikat konusundaki en önemli diyaloglardan biri Roma valisi Pontius Pilatus ile Hz. İsa arasında geçer. Yahudiler, Hz. İsa’ nın Roma otoritesine başkaldırdığını, kendisini Yahudilerin Kralı (INRI - Iesus Nazarenus, Rex Iudaeorum) ilan ettiğini ileri sürerek sorguya çekmesi için Pilatus’ a teslim etmiştir. Aralarındaki diyalog İncil’ de şöyle anlatılır:

Yuhanna 18: 37 “Pilatus, "Demek sen bir kralsın, öyle mi?" dedi. İsa, " Kral olduğumu sen söylüyorsun" karşılığını verdi. "Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes benim sesimi işitir."

Yuhanna 18: 38  “Pilatus, O'na, “ Veritas, Que est Veritas – Hakikat, nedir Hakikat?" diye sordu. Bunu söyledikten sonra Pilatus yine dışarıya, Yahudiler' in yanına çıktı. Onlara, "Ego nullam invenio in eo causam  - Ben O'nda hiçbir suç görmüyorum" dedi.

Yuhanna 19: 4  “Pilatus yine dışarı çıktı. Yahudilere, "İşte, O'nu dışarıya, size getiriyorum. O' nda hiçbir suç bulmadığımı bilesiniz" dedi.

Yuhanna 19: 5  “Böylece İsa, başındaki dikenli taç ve üzerindeki mor kaftanla dışarı çıktı. Pilatus onlara, " Ecce Homo - İşte o adam!" dedi.”

Görüleceği üzere bu diyalogda hakikat kelimesi – İngilizce metinlerde “Truth” olarak geçmektedir – hem gerçeklik hem de hakikat anlamında kullanılmıştır. Belki de bu durum Hz. İsa ile Pilatus’ un farklı diller konuşmalarından ve  ortak bir noktada, ancak bu kadar buluşabilmelerinden kaynaklanmaktadır.  

Hakikatı seven ve onu arayan Yolcu, önce insan olarak kendini geliştirmek ve insanlığın yararına sunmak ve gelişmesine katkıda bulunmak zorundadır. Çünkü bu kişiler, yol boyunca elde ettikleri bilgi, beceri, deneyim ve yetenekleri, düşünce, söz ve davranışları ile insanlığın manevi gelişmesine katkıda bulunacaklardır.

Felsefenin temellerinin atıldığı Antik Yunan’ da Apollon’ a atfen kurulan Delphi Tapınağı’ nın girişinde “ KENDİNİ TANI!” sözü yer alırdı. Antik Yunan’ da Hakikati bilmeye ve öğrenmeye çalışan insanların temel merkezi Delphi Tapınağı olmuştur. Zira; Delphi Tapınağı çok bilinen manada sadece bir kehanet merkezi değildir. Tapınak’ ta insanlara bildirilen şey saf ve tekil bir gerçekliktir. O dönemin tabiriyle “Tanrısal Gerçeklik.” Yunan mitolojisinde Delphi Tapınağı’ ndan sıklıkla söz edilmesi ve nerdeyse her mitin içerisinde yer alması da efsaneyi, Hakikate yakınlaştırma çabasından kaynaklanmaktadır. 

Delphi Tapınağı girişinde yer alan ve bir ahlak felsefesi olarak değerlendirilen bu özdeyiş, MÖ VII. yy da Ispartalı Khilon tarafından “ bireyin ruhsal yanını orataya koyan ” bir hatırlatma olarak algılanmış ve tüm ezoterik ekollerin literatüründe yerini almıştır.

Aristo’ nun ünlü eseri Metafizik “ Bütün insanlar doğal olarak bilmek ister ” cümlesiyle başlar. Gerçekten de insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri de herhalde onun kendisini çevreleyen dünyayı, içinde yaşadığı toplumu, geçmişini ve bütün yanlarıyla bizzat kendisini bilmek ve tanımak istemesidir.

“ Kendini bil ” sözü Hz. Muhammed’ in dilinde “ Nefsini bilen, Rabbini bilir ” biçimini almıştır. Mevlana Celaleddin Rumi ise “ Kendinden, kendine sefer eyle” şeklindeki anlatımıyla hakikati aramanın yol ve yöntemini tarif etmiştir.  Montaigne ise; bu arama/araştırma konusunda “ Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum. Benim fiziğim de metafiziğim de bu..”  diyecektir..

Latincede V.I.T.R.I.O.L. ( Visita Interiora Terrae, Rectificandoque, Invenies Occultum Lapidem – Yerin içine gir, araştırarak gizli taşı bulacaksın ) kelimesindeki “ yer ” tabirinde anlatılmak istenen – her ne kadar Latince’ de Toprak anlamına da gelen “ Terrae ” kelimesi kullanılmışsa da – bilinen manada yeryüzü değil, insanın kendi içine girmesidir. İnsan Yer’ in içine girecek, araştıracak ve sakladığı hazineleri bulacaktır.

Bu manada gizli hazinelerin kimin içinde saklı olduğu da dışarıdan kestirilemez. Bazen hiç beklenmeyen insanların içinde saklı olur.. Niyazi Mısri der ki;

Belirmez Ârifin nâm-ü nişânı,
Değil irfân,  filân ibn-i filânı,
Yerin terk edenin yoktur mekânı,
Hakîkât ehlinin olmaz nişânı.
                                             
Erzurumlu İbrahim Hakkı ise bu konuda şöyle der;

“Hakkı gel sırrını eyleme zahir,
Olmak ister isen bu yolda mahir,
Harabat ehlini hor görme şakir,
Defineye malik viraneler var.”

Bir çok ezoterik öğretide ve monoteist dinlerde Tanrı, “Son Ve Mutlak Hakikat” olarak simgelenir. Aynı zamanda bilgiyi de simgeleyen ışık, nur veya aydınlık, Tanrının ve Tanrısal olan bütün kavramların simgesidir. Burada bilginin arayışı ve Tanrı’nın arayışı aynı simgeyle “ ışığın (nurun) arayışı ” ile simgelenmektedir. Bunun sonucu olarak, en büyük Nur’la simgelenen Tanrı, aynı zamanda en büyük bilgi; yani son ve mutlak Hakikat olarak da tanımlanmaktadır. Madem ki; Rabb, en büyük Nur ve son ve mutlak Hakikattir, o zaman insanın Nur’ a ve Hakikate ulaşmasının başlangıcı nefsini (kendini ) bilmesinden, kendi içine girmesinden diğer bir deyişle kendinden, kendine sefer eylemesinden geçmektedir.

Hakikatin görüntülerle ilgisi yoktur. Bizim o dar görüş biçimimizle de ilgisi yoktur. Hakikat, ifade edilmiş sevgidir, katıksız ve kusursuz sevgi. İşin özünde Hakikat de, doğru da, gerçek de sevgidir. Bu kelimelerden ne anlam çıkardığımız ise bize kalmıştır.

Hacı Bektaş Veli  ne güzel söylemiş:

“Hararet nardadır, sacda değildir
Akıl baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen, kendinde ara
Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.”

Kamil bir insan olma yolunda ilerleyen Yolcular, boş inançlardan, bilgisizlikten, olumlu aklın kabul edemeyeceği saplantılardan ve bağnazlıktan, kesin ve değişmez sayılan ilke ve görüşleri ifade eden doğmadan her çeşit puta tapmaktan uzak kalabilmiş, özgür düşünce sahibi bireyler olarak daima “Hakikati” aramak zorundadır. Bu arayışın hiç bitmeyeceği, ömür boyu devam edeceği doğrudur. Çünkü Hakikat, Bilim, Akıl ve Bilgelik (hikmet)’le yeşerir. Bizler doğa ve evreni incelemeye devam ettikçe, olay ve olguları anlamaya çalıştıkça ve bu maksatla aklımızı ve düşünce yeteneğimizi kullanmayı amaç edindikçe bilgi dağarcığımız genişleyecek, ama Hakikati arama çabamız asla sonlanmayacaktır.

Ne mutlu hakikati arama yolunda yürüyene, ne mutlu bu yolda kendini bulana, ne mutlu kendini bilene ve etrafına nur saçana…


Sağlıcakla kalın…

4 Mart 2014 Salı

Komşumuz Venezuela' da Neler Oluyor ??

Komşumuz Venezuela’ da Neler Oluyor ?!!

Merhaba değerli okuyucular;

Yanlış okumadınız, evet bugün “Komşumuz” Venezuela’ dan bahsedeceğiz. Burada yayımlanan ilk yazımda sizlere okumanın ne kadar zor bir eylem olduğundan bahsetmiştim hatırlarsanız. Şimdi işi bir adım daha zorlaştıracak ve satır aralarını okumaya çalışacağız.

Dilerseniz önce Venezuela’ dan kısaca bahsedelim. İsmi İspanyolca “Küçük Venedik” anlamına gelen Venezuela, Güney Amerika'da yer alan bir ülkedir. İspanyolların Güney Amerika'da ilk sürekli yerleşimlerinden biridir. Başarısız birkaç ayaklanmadan sonra ülke, sonunda İspanya'dan bağımsızlığını ünlü Simón Bolívar önderliğinde 1821'de kazanmıştır. Bağımsızlığının ilk yıllarında şimdiki KolombiyaPanama ve Ekvador ile birlikte Büyük Kolombiya'nın (Gran Colombia) bir parçasını oluşturan Venezuela, 1830 yılında bu birlikten ayrılmıştır.

Venezuela' nın yakın tarihinde 19. yüzyılın tümü ile 20. yüzyıl başları siyasal çalkantılar, diktatörlükler ve devrimlerle doludur. 1980’lerde  profesyonel bir asker olan ve 1982’de arkadaşlarıyla birlikte Movimiento Bolivariano Revolucíonario 200 (Bolivarcı Devrimci Hareket - MBR 200) isimli gizli ve kendisine yakın genç subayları örgütlemeyi amaçlayan bir yapı kuran Hugo Chávez önderliğinde 4 Şubat 1992’de darbe girişimi olmuştur. Bu darbe girişiminin yeni-liberal politikaların uygulanmasına tepki olarak ayaklanan halkın hükümet tarafından sert bir şekilde bastırıldığı ve hükümet güçleri tarafından yaklaşık 3.000 kişinin öldürüldüğü Caracazo olaylarına tepki olarak doğduğu belirtilmiştir. Darbe sonuç olarak başarısız olmuş, Chavez hapse düşmüş ama kamuoyu Chavez’ i tanıma fırsat bulmuştur.

1993’de başkan Perez kamu fonlarını kötü yönde kullandığı için görevden alınmış ve 1994’de yeni kurulmuş merkez sağ parti Convergencia’nın lideri Rafael Caldera, MAS adında küçük sol partinin de desteğiyle başkan seçilmiştir. MBR 200 bu seçimleri boykot etme çağrısı yapmış, Caldera yoksul halkın sevgisini kazanmış olan Chávez' i serbest bırakmıştır.

Daha sonra, 1998 başkanlık seçimlerine yeni kurulan "Beşinci Cumhuriyet Devinimi" adlı partiyle katılan Chávez, oyların yüzde 56'sını alarak başkan seçilmiştir. 1999 Yılında bu partinin girişimleriyle yeni anayasa hazırlanmış ve halkoylamasıyla kabul edilmiştir. 2000 Yılında oylarin % 59'unu alarak yeniden başkan seçilen Chávez'e meclis Kasım 2000'de bir yıl boyunca ülkeyi kararname ile yönetme yetkisi vermiştir. Bu bir yıl içerisinde Chávez' in özellikle tarım ile petrol alanlarında büyük düzenlemeler içeren 49 kararname çıkarması, ülkedeki o ana kadar egemen olan güçler arasında tedirginlik yaratmış, düzenlemelerin dirençle karşılaşmasına ve kutuplaşmalara yol açmıştır.

Tabiri caizse dananın kuyruğu bu saatten sonra kopmuş, 2001' in Aralık ayında ülkenin büyük işveren ve işçi sendikaları genel işi bırakma eylemi girişiminde bulunmuşlardır. 2002' de ordu ile sivil toplumun bazı öğeleri Chávez'i darbe ile başkanlıktan düşürmüşler, ancak Chávez halk ve ordu desteği ile 48 saat içerisinde görevine geri getirilmiştir. Venezuela petrolünün en büyük alıcısı olan ABD'nin başarısız darbedeki rolü tartışılmış ama kanıtlanmamıştır. 15 Ağustos 2004'de yapılan halkoylamasını Chávez oyların %58'ini alarak kazanmıştır.

Chavez’ in kanserden ölümünden sonra yerine, sağlığında Chavez tarafından varisi olarak ilan edilen Nicolas Maduro geçmiştir. ABD tarafından desteklendiği açık olan, Yahudi asıllı olduğu iddia edilen ve 2002 Venezuela Darbe Girşimi olaylarında adı geçen Henrique Capriles Radonski ile Maduro arasında geçtiğimiz yıl yapılan başkanlık seçimini ise yine Maduro kazanmış ancak bundan sonra ülkede tuvalet kağıdı bile bulunmaz hale gelmiştir.

Ülkede son haftalarda yaşanan olaylarda ise göstericiler enflasyon, ekonomik durum, güvenlik sorunu ve tuvalet kağıdı gibi temel malzemelerin eksik olmasını protesto etmiş ve protestolar sırasında gözaltına alınan 100 öğrencinin serbest kalmasını talep etmiştir. Cuma günü yapılan gösterilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale edilmişti. Yandaşlarına Bolivar meydanından seslenen Maduro ise muhalefetin darbe peşinde olduğunu ve Kolombiya’nın eski devlet başkanı Alvaro Uribe’ nin hükümet karşıtı hareketin arkasında olduğunu ve bu eylemleri finanse ettiğini öne sürmüştür.

Geçtiğimiz günlerde Veneuzela’ nın Ankara Büyükelçisi Reyes, bir basın toplantısı düzenleyerek ülkesinde yaşananları aktarmış, “ Bilgilendirmek isteriz ki Venezuela’da “Renkli Devrimleri” ve “Arap Baharı” şeklinde bilinçli olarak yanlış adlandırmaları kullanan aynı “Yumuşak Darbe Statejisi” hayata geçirilmektedir” diyerek ABD’nin şiddet olayları nedeniyle gözaltına alınanların serbest bırakılması ve Leopoldo Lopez’in tutuklanmaması için tehditlerde bulunduğunu belirtmiştir. Reyes, “Aynı şekilde ABD Dışişleri Bakanı Sayın John Kerry’nin saygısız ve müdahaleci yorumlarını da şiddetle reddediyoruz” demiş, tutuklanan herkesin saldırgan eylemlerde bulunması ve ateşli silah kullanmaları nedeniyle tutuklandığını vurgulamış, “Egemenliğimize yapılan bu saldırılar dolayısıyla bir “Bağımsızlığımızı koruma stratejisi” gerçekleştirmeyi zorunlu görmekteyiz. Venezuela barışın topraklarıdır ancak aynı zamanda Venezuela faşizme karşı verilen mücadelenin de başkentidir” ifadelerini kullanmıştır. Büyükelçi basın açıklamasında ayrıca ülkesindeki medya manipülasyonlarını ve gösterilerde ellerinde ateşli silahlar bulunan muhalifleri ifşa eden fotoğraflar da paylaşmıştır.

Venezuela hükümeti ve muhalifleri diyalog kurmaya davet eden Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, komşu ülkede yeniden istikrarı sağlamaya katkı yapacak her türlü girişime hazır olduklarını belirtti. Bakanlar kurulu toplantısının ardından konuşan Kolombiya lideri, "Son olaylardan dolayı endişeliyiz. Bu sebeple farklı politik güçlerin arasında iletişim kanalları kurulması ve tansiyonun düşürülmesi için çağrı yapıyorum." şeklinde konuşmuştur. Venezuela’ da geçtiğimiz hafta başlayan olaylar için daha öncesinde 'şiddete başvurmak dışında herkesin gösteri yapma hakkı vardır' şeklinde açıklama yapan Santos, Devlet Başkanı Nicolas Maduro tarafından 'ülkenin iç meselelerine karışmaması' konusunda uyarılmıştı. Kolombiya’yı muhalefete destek vermekle itham eden Venezuela ise komşu ülkeyi iç politikadan uzak tutmaya yönelik tavrını korumaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Venezuela' da yapılan seçimlerin ardından muhalefet liderinin Kolombiya hükümeti tarafından başkanlık sarayında ağırlanması ise iki ülke arasında siyasi bir krizin başlangıcına sebep olmuştur.

Peki; Venezuela’ yı dünya gündemine oturtan ve ABD için bu kadar önemli ve vazgeçilmez kılan şey nedir?

Venezuela son yıllarda yapılan keşifler sonucunda 2012 yılında dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi durumuna gelerek, bu alanda Suudi Arabistan'ı geçmiştir. Böylece petrol rezervleri konusunda Suudi Arabistan yaklaşık 70 yıldır sürdürdüğü liderliğini kaybetmiştir. Venezuela, OPEC resmi verilerine göre 296 milyar varil ham petrol rezervlerine sahiptir. Örnek vermek gerekirse bu miktar petrol, Türkiye'nin 1220 yıllık ihtiyacını karşılamaya yeterlidir. Böylece Venezuela ekonomik ve politik olarak son derece stratejik bir konuma yükselmiş olmaktadır.

Şimdi yazının içindeki satır aralarına bakınca, petrol, ekonomik kriz, yüksek enflasyon, güvenlik, tuvalet kağıdının bile bulunmadığı bir yokluk, protesto gösterileri, komşunun müdahalesi vs gibi kelimeleri yazının içinden çekip aldığımızda akla gelen ilk şey “ Bizim çocukların” gene bir şeyler tasarladığı oluyor. Chavez zamanında başarıya ulaşamayan darbe girişiminin bu kez aynı karizmatik özelliklere sahip olmayan ve eğitim düzeyi de yetersiz olan Maduro’ ya karşı biraz daha sıkılaştırılarak uygulanmaya çalışıldığı ve “Bizim çocukların bu kez başaracakları”  kanaati uyandırılıyor..

Gelelim yazımızın başındaki komşumuz tabirine.. Yukarıda anlatılan olaylar ve eylemler dizini size de tanıdık gelmiyor mu? Yaşı yetenler, gerek Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası, gerek 12 Eylül öncesi ve gerekse son zamanlarda yaşanan olaylara bakınca “ Bu filmi daha önce görmüştüm” ( Fransızlar buna “Dejavu” diyor) duygusuna kapılmıyor musunuz? Hele de Kolombiya’ nın, Venezuela’ da istikrarı sağlamaya (!) yönelik katkılarını da ekleyince, Venezuela dünyanın öbür ucunda olsa da, sizde de komşumuz olduğu hissi uyandırmıyor mu?



1 Mart 2014 Cumartesi

Merhaba Yabancı !

Merhaba YABANCI!

Yabancı diyorum çünkü hal ve tavırlarından bu ülkeyi ve bu ülkenin insanlarını yeterince tanımadığın anlaşılıyor..  

Çünkü tanısaydın, bu ülkenin ve bu milletin, - öncesini hesaba bile katmıyoruz - resmi tarihe göre bu topraklara girdiği 1071' den beri nasıl sahipsiz değilse, bugün de SAHİPSİZ olmadığını, o zamandan bu yana nasıl kimsesiz değilse, bugün de KİMSESİZ olmadığını bilirdin...

Bu ülke ve bu millet çok badireler atlattı; çok zalimler, çok zulümler, çok yıkımlar gördü ama hepsinden başı dik ve daha güçlü çıkmasını bildi.. Üstelik bir değil birkaç kere işgal altına bile alındı, gene yılmadı, gene yıkılmadı..

Dediler ki;

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini\ Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?”

Dedi ki;

 “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini\ Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini !”

Bu ülkede hakkı, hukuku, adaleti ayaklarına aldığını sananların, kanun- u mutlak benim diyenlerin, ben yaptım oldu diyenlerin, Anayasa' yı ve yasaları bir kere delmekle bir şey olmaz diyenlerin, hâşâ “Mutlak güç ve kudret bana aittir” diyenlerin akıbeti ortada değil mi? Hatta bir görüşe göre canlı örnekleri şu anda Silivri' de, Metris' te değil mi? Onlar da bir vakitler aynı şeyleri söylemiyor muydu? Ne oldu onlara?

Bilirsin, bu âlemde hukuk dediğimiz şey kaygan zemindir yabancı! Oynaktır, adamına göre bel kıvırır, sağı-solu belli olmaz, gözü de kapalı olduğundan kılıcın kime batacağı belli olmaz..

Kader’ e inanıp inanmadığını bilmiyorum zira ben “ Para ile imanın kimde olduğunu Allah’ tan başka kimsenin bilmediğine” inananlardanım.. Ama, inansan da inanmasan da Dehr’ in rüzgarı, talihin çarkı tersine dönmeyiversin bir kere… Ki tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur..

Ne demişler vaktiyle? “ Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli !” Bilmiyor musun sen bu sözü? Hiç mi duymadın? Peki “ Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var !” sözü de mi sana yabancı EY YABANCI !!

Ama sen de haklısın.. Sen dışarının desteğiyle geldin belki amma, dışarıdan gelmedin.. Yabancı olsan bile içimizdeydin, içimizden biriydin.. Sen 30 yıllık ekinin mahsulüsün. Otuz yılda ekilene, biz su taşıdık, çapaladık, gübreledik, besledik, büyüttük ve bu ürünü aldık...

Haklısın Yabancı, hatanın büyüğü bizde, sana kızmamız doğru değil, çok yersiz.. Doğru söylüyorsun, “Sen bizim HAKİKATİMİZ değilsin ama perdede görünen GERÇEĞİMİZSİN..”

Şimdi vakit SENİNLE yüzleşme vaktidir..

Şimdi vakit hatalarımız anlama, kabullenme ve ders çıkarma vaktidir…

Şimdi vakit tüm Türkiye için tevbe ve istiğfar vaktidir… Çünkü; anlaşılan o ki; tevbe ve istiğfar etmedikçe rahmet gelmeyecek!..


Mutlu hafta sonları Türkiye!...